Şili’de 2 aydan uzun süredir kurtarılmayı bekleyen 33 madenciyi hepiniz duymuşsunuzdur. Yerin 600 metre altında sağ kalmayı başardılar ve yakında gün ışığını tekrar görecekler. Onlar için herkes sevindi  ama her zaman mutlu sona ulaşılamıyor madenlerde, özellikle de ülkemizde. Bizim Şili’de yaşananlardan ders almamız gerekmiyor mu? Bu sene yaşadığımız sayısız göçük-kaza-ölümlerden sonra durumumuz apaçık ortada değil mi? Biri aşağıya indiğinde bırakın iki ayı 2 saat bile dayanamıyor. Olanaklardan dem vuran devlet madencilerimizi kurtaramıyor. Yerin bilmemkaç metre altında 3 kuruş para kazanabilmek için canlarını hiçe sayarak çalışmaları sırf “bu işin fıtratında  ölmek var” diye normal mi karşılanmalı? Maden ocaklarının (ve daha birçok yerin) cehennemden farksız olduğu bir ülkede nerelere girmeyi planlıyoruz? kimlerin gözünü boyamaya çalışıyoruz?

 

(In Cile) I 33 minatori intrappolati nella miniera di San José  a oltre 600 metri di profondità aspettano piu’ di due mesi per salvarsi. E tra pochi giorni potranno rivedere la luce del sole.  Siamo contenti per loro, ma le cose non vanno a buon fine sempre, specialmente in turchia. Quest’anno abbiamo vissuto molte tragedie nelle miniere, con tanti feriti e tanti morti.  Come se i minatori lavorassero in inferno e non avessero una seconda chance per uscirne… Non vale… Lavorare nei pessimi condizioni, per qualche soldo, per mantenere le loro famiglie…  In un  paese cosi, come vogliamo entrare nell’UE, o come diciamo di vivere in un paese sviluppato? A chi mentiamo?

Birşeyler tasarlamayı, birşeyler yaratmayı hep sevmişimdir. Son zamanlarda anneme özenip dikiş dikmeye çalışıyorum (Bir önceki denemem anneme yeni bir dikiş makinasına mal olmuştu :) ) Birçok materyal üzerinde tepindikten sonra adam gibi birşey yapmayı başardım ve aşağıda görmekte olduğunuz deri çantayı yaptım. Dikiş dikmek de zor bir iş aslında, ama bu alanda kendimi geliştirip tasarladığım şeyleri hayata geçirebilmeyi umuyorum.

Disegnare, creare qualcosa mi piace un sacco. E negli ultimi tempi cerco di imparare la sartoria. (Veramente non é una cosa facile, e l’ultima volta che l’avevo provata la mamma aveva dovuto comprare una nuova macchina da cucire :) ) Cosi’, avendo massacrato alcuni materiali, infine mi sono fatta una borsa di pelle che potete vedere lassu’.

2010 bitmek üzere… Ama yıl bitmeden İstanbul 3 ismi ağırlayacak. Eylül’de Guthrie Govan, Ekim’de Ritchie Kotzen ve Aralık’ta da Paul Gibert. Peki kim bunlar? Tabii ki her gitaristin hayranlıkla takip ettiği üç gitar virtüözü. Elektro gitar çalanlar ve bu müziğe gönül verenler için bu üç ismi bilmemek mümkün değil,  onların seviyesine ulaşabilmek hayaliyle bir tarafımızı yırtıyoruz sonuçta (nasıl abartıyorum ama). Bir problem çıkmazsa Ritchie Kotzen ve Paul Gilbert konserlerine gideceğim, eğer hoşunuza giderse siz de gelmekten çekinmeyin.

 

2010 sta per finire…  Ma prima di capodanno avremo visti questi tre nomi a Istanbul.  A ottobre Guthrie Govan (purtroppo non ci andro’), a Settembre Richie Kotzen e a Dicembre Paul Gilbert. Ma chi sono? Sono tre chitarristi, tre virtuosi che verranno per la prima volta in Turchia. Per chi suona chitarra elettrica non  é possibile non sapere questi nomi, studiamo sempre di piu’, volendo raggiungere al loro livello (beh, avete capito che esagero un po’?) Se va tutto bene, andro’ ai concerti di Kotzen e Gilbert e se vi piace, venite anche voi!


İstanbul İnönü Stadyumunda 3 gün süren Sonisphere festivali sayesinde kulağımızın pası silindi. Ses sistemlerindeki hatalara rağmen bütün konserler güzeldi, oraya çıkan her gruba saygı gösterilmesini beklerdim. (Bizim kaçırdığımız Hayko Cepkin konserinde çok yuhalamalar olmuş, sanırım biraz daha olgunlaşmamız gerek) İlk gün Rammstein’i 40000 kişi izlemiş, ben dinlemesem de şovu görülmeye değerdi. Ama festivalin en güzel konseri ikinci gün çıkan Manowar’ın oldu. The Big Four’a takılan basçısının yaptığı türkçe konuşmayı herkes çok alkışladı (Joey deMaio müthiştin!).  Manowar bittikten sonra stad boşaldığı için Accept’i rahat rahat önlerden izleyebildik. Sahneyi görebildiğim tek konser oldu diyebilirim. Son gün ise stad tıka basa doluydu (Ve hava inanılmaz sıcaktı bu yüzden ayılan bayılan çok oldu) Büyük dörtlüden sadece ikisini (Megadeth&Metallica) dinliyordum,  Anthrax’ı da dinledik ama Slayer çıkmadan evvel sahneye gelen kabinleri görünce konseri olabidiğince uzaktan izlemek gerektiğini anladım. Metallica konseri en uzun konser oldu, 2 saatten fazla, herkes şarkıları ezbere söyledi. Elbette kaçırılmayacak bir fırsattı, ama yorgunluktan olsa gerek adamlar tekrar sahneye çıktıkça “tamam artık bitse de gitsek” deyip durdum içimden. Ama dinleye dinleye ezberlediğimiz, sayesinde metali sevdiğimiz grubu canlı izlemek bambaşka bir tecrübe. Bu arada çoğu kişi Metallica konserinin sonunda 4 büyüğün bir araya gelip Dio çalmasını beklediler kulak kabarttığım kadarıyla, ama öyle birşey olmadı. Onun yerine Kirk bol bol “Big Four” penaları fırlattı sahneden. Sonuç olarak tek gün bileti alanların çok şey kaçırdığnı ve müzikle dolu 3 güzel ve özel gün geçirdiğimizi düşünüyorum. Ve yorgunluktan ölüyorum çünkü hala kendime gelemedim.

Son gün bir ara Beşiktaş tezahüratı eşliğinde Meksika dalgası yapmaya başladı tribünler, hoş bir görüntü oluştu ama ben ne fotoğraf ne video çekebildim doğru düzgün. Başka konserlere artık! (Bir tek Metallica – Sad But True sırasında video çektim bağlantısını aşağıda veriyorum buraya gömmeyi beceremedim)

Not: Sonisphere festivalinde bir diğer metal festivali olan UNIROCK için bedava bilet dağıttılar, ne de olsa sponsor aynıydı. Ama bana verilen bilet heba oldu çünkü gidemedim!

(Fotograf: Saim Unsal)

Quando ho saputo che il mio miglior amico sarebbe andato al Sonisphere Festival, ho deciso di andare anch’io. Abbiamo comprato i biglietti in Gennaio ma poi me ne sono dimenticata.

I mesi sono passati velocemente ed é arrivato il momento! Per tre giorni abbiamo visto i grandissimi nomi della musica metal. Abbiamo vissuto dei momenti indimenticabili con i Rammstein, i Manowar, Gli Accept, i Megadeth,  Gli Anthrax, i Metallica e gli altri. Ci sono stati dei problemi a causa dell’organizzazione ma a chi importa! (Importava almeno a un ragazzo che era svenuto durante il concerto degli Slayer)

Secondo me, il concerto piu’ bello era quello dei Manowar (secondo giorno). Abbiamo cantato i canzoni insieme, e durante l’intervallo Joey deMaio ha fatto un discorso in turco, sei grandissimo Joey!

Dopo il loro concerto, quasi tutti se ne sono andati, cosi abbiamo potuto vedere gli Accept da piu’ vicino. Sono veramente bravi, peccato che non li abbia conosciuti prima.

Nell’ultimo giorno, lo stadio era affollatissimo, perché tutti volevano vedere The Big Four (Anthrax, Megadeth, Slayer, Metallica). Ne ascoltavo solo 2 ma,tutti i quattro erano da vedere (beh ci penserei 2 volte per gli Slayer :) ) Ma prima di venire al festival ho ascoltato qualche canzone degli Anthrax e mi é piaciuto tanto “Madhouse”.

Il sogno é finito con i Metallica, il gruppo che ci ha fatto conoscere la musica metal. Hanno cantato per piu’ di 2 ore e dopo il concerto noi, stancati dall’alto volume, siamo tornati a casa. Era un’esperienza unica.

PS: Durante il festival hanno dato i biglietti di un altro festival (UNIROCK Istanbul, perché lo sponsor era lo stesso), ma non ci ho potuto andare perché ero stanchissima!

Metallica – Sad But True (Sonisphere Istanbul)

(Fotoğraflar: Buket Umsu)

Bu sene 6-16 şubat tarihleri arasında gerçekleşen karnavalın teması “Sensation: 6 sensi per 6 sestieri” idi.  Genç yaşlı herkes 10 gün boyunca kostumlerini giyip San Marco meydanına doluştu.

Santa Lucia tren istasyonunun önündeki lebiderya boş alanda yüzlere suluboyadan maske yaptırma olanağı vardı, biz de yararlandık.

Turistlerin yılın 365 günü rahat bırakmadığı şehir şu 10 gün boyunca eminim çok işkence görmüştür (Veneto ekonomisine katkısı yadsınamaz değil mi?). Ayrıca Angelina Jolie ve Brad Pitt’in orada film (The tourist:)) çekmekte olduklarını öğrenen herkesin “nerede bunlar ben de görücem ben de görücem” düşüncesiyle film seti çevresinde kalabalık yapmaları da cabası.  Yayaların tıkadığı yollarıyla, şaşkın turistlere yol göstermekten usanan “vigile”leriyle, dayanılmaz foseptik kokusuyla bir karnaval daha geçti.

San Marco meydanında gelen geçenin gözüne sokulan kocaman İstanbul afişini de atlamamak lazım. Bu sene orada bulunma şansına sahip olmuş olsam da karnaval kalabalığı yüzünden sadece 3 gününde (6,15,16) dışarı çıkma cesareti bulabildim tabii ki bol bol fotoğraf çekmek adına. Eğlenceli değil miydi? Evet eğlenceliydi, ve unutulmaz bir tecrübe.

Birbirinden güzel kostümleriyle meydanda poz verenleri fotoğrafçılar bir an olsun rahat bırakmadılar (ayrıca bütün çocuklar yanyana fotoğraf çekmek istediler) benim gibi bir boş anı yakalamayan amatörler de böyle yamuk yumuk fotoğraflar çektiler :)

Tra il 6  e il 16 febbraio tutti si sono mascherati e si sono inccontrati a Piazza San Marco. Si vendevano  ovunque le maschere dai vari prezzi e si giravano dappertutto con i costumi dai tutti i colori. Per chi non vuole mascherarsi c’era anche  la possibilita’ di truccare il viso.

E’ stato un Carnevale tra la folla infernale e il puzzo dei canali (cosi, non ho sentito la mancanza della mia citta’). Nella piazza i turisti hanno fatto le foto come pazzi e le persone in costume hanno posato senza stancarsi (Come si vede non sono riuscita a trovare un posto addatto per farne) Chi ha trovato abbaztanza tempo ha cercato di vedere Angelina Jolie e Brad Pitt i quali stavano girando un film che si chiama “The Tourist” :)

Nella piazza c’era una pubblicita’ della mia citta’ Istanbul, come sapete quest’anno é stata scelta come la Capitale Europea della Cultura.

Non c’é molto da dire, é un evento da non perdere, ma devo dire che con tutti quelli turisti (che non lasciano mai la citta’) diventa un posto  difficile da vivere, almeno per quelli che non sopportano la folla come me, ma spero di avere la possibilita’ di andarci l’anno prossimo.

Bu yazıyla birlikte ben de blog dünyasına katılmış oluyorum. Ne yazsam ne yazsam diye düşünüyorum ama biryerden de başlamak istiyorum çünkü dünyamı paylaşabileceğim “bana ait” bir sayfa bu. Henüz kimse okumuyor olsa da.

İnternetteki sosyal ağlar sayesinde gün geçtikçe kendimizi ifade etmekten uzaklaşıyoruz ya da butonlara tıklayarak bizim için hazırlanan seçeneklerden kendimize “en uygun olanı” seçiyor ve bu şekilde kendimizi tanıttığımızı düşünüyoruz. Yazdığımız yazıların %30′unu gülen suratlarla süslemezsek “niye kızdın ki?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Birbirimizin penceresini titreterek dikkat çekiyoruz vs. ama konuşmuyoruz, iletişim kurmuyoruz, arkadaşlık kuramıyoruz. Belki de kendimi bunlardan bir nebze olsun korumak adına düşündüklerimi ve gördüklerimi yazabileceğim bu blog sayfasını hazırladım. Yazılarımı hem türkçe hem italyanca yazmayı düşünüyorum.

Sono entarata nel mondo del blog con questo post. Stavo pensando a cosa scrivere ma é meglio cominciare perché voglio esprimere le mie opinioni e dire qualcosa su di me senza limiti. Per adesso nessuno legge questo ma, primo o poi si leggera’, no?

Grazie ai social network ormai non riusciamo a esprimerci, scegliamo tra le scelte “piu’ vicina a noi” cliccando sui bottoni. Se non usiamo le facce sorridenti ci domandano: “perché ti sei arrabbiato?” Mandiamo un poke al nostro miglior amico su facebook ma in realta’ non ci comunichiamo, non parliamo, non facciamo le amicizie… Per poter esprimermi meglio ho creato questo blog. Penso di scrivere sia in turco sia in italiano (se posso).

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.